Prf.Dr.Tamer Demir Konferans Verdi ! - 40 HABER GAZETESİ - DERGİSİ
Son Dakika :
Home » , , » Prf.Dr.Tamer Demir Konferans Verdi !

Prf.Dr.Tamer Demir Konferans Verdi !

Written By yavuz4040 on 15 Haziran 2014 Pazar | 04:26:00

                                           
Kırşehir Türk Ocağının Daveti üzerine  Kırşehir'e gelen Demir Kırşehir Kültür sitesi salonunda 11.6.2014 'de 
      "Yeni Türkiye Söylemine Milliçetçi Bakış " konulu bir konferans verdi.Konferanstan önce Saygı duruşu   ve İsliklal marşı okundu 
        Tamamen dolu olan kültür salonu zaman zaman Demir alkış yağmurlarına boğuldu, Konferans sonunda plaket Töreni ve hatıra resimleri son noktayı koydu.



                                          “YENİ TÜRKİYE” SÖYLEMİNE MİLLİYETÇİ BAKIŞ"


Yeni Türkiye söyleminden önce yeni dünya söylemine  bakış adına  New World Order  a  açıklık getirmenin doğru olacağı kanaatindeyim .
Bu düzen(fikir) tek bir devlet, tek bir yönetim, tek bir dil ve hepsinden önemlisi tek bir din anlayışıdır.Bu  savaş direkt olarak insanı hedef almaktadır.Savaşı ordulara karşı değil halkla yaparak beyinler ele geçirilmektedir. Orduların yerini finansal sistemler, televizyon(medya kuruluşları), markalar, sanatçılar, siyasetçiler ve komplo teorileri almıştır. Mesele; toprak ve maden değildir. İnsanların bu yollarla zihinlerini meşgul ederek savaşa gerek kalmadan istedikleri yerden istediklerini alabilmektir. Yani hedef artık bireyin düşünce dogmatiğini değiştirmektir.
Ülkelerin ya da dönemlerin başına “yeni” sıfatını ekleyerek bir takım hesaplar, projeler peşine düşmek ilk kez gördüğümüz bir şey değil. 1929 yılındaki Büyük Çöküşten sonra 1930’lu yıllarda Roosevelt tarafından başlatılan ve yürütülen planın adı da New Deal – Yeni Düzen idi. Aynı dönemde iş başına gelen Hitlerin Almanya’ya vaadi de aynıydı: Avrupada bin yıl sürecek bir Yeni Nizam. Yakın geçmişimizde kullanılan kavramlarla ilgili ilginç benzerlikler bulduğumuz o dönemle ilgili, asıl kışkırtıcı tespit ise şu olabilir: Amerika ve Avrupada yeni düzen – yeni nizam programları uygulanırken, Rusya’nın yeni Avrasya programları yürürlükteyken; Türkiye yine bir parti devleti olma yoluna sürüklenmektedir. Partili cumhurbaşkanı ifadesinin Yeni Türkiye söylemleri ile birlikte anılması da son derece manidardır. Korkutucu bir benzerlik ve acıtıcı bir ihtimal olarak şu da göz ardı edilmemelidir: 30’lu yılların parti devleti olma macerası Hatay’ın anavatana katılımı ile son bulmuştu. Bugün ki parti devletinin ise; Hatay’ın ya da güneydoğumuzun koparılmasıyla sonuçlanması tehlikesi bulunmaktadır.Bugün yaşadığımız ve bütün ürkütücü sonuçlarını açıkça görmeye başladığımız süreç de benzer bir isim taşıyor: Yeni Dünya Düzeni. Amerikan başkanı George Bush I.Körfez savaşının başladığı sıralarda ilk kez “yeni dünya düzeni” tabirini kullanmıştı. “Tarihin Sonu” çığlıklarının hızla “Medeniyetler Çatışması” tezlerine evrildiği bu dönemin başlangıç ilkesi de yine günümüz Türkiye’sindeki söylemlerle birebir örtüşüyor: Liberalizm, asla dine ve milliyetçiliğe yenilmeyecektir. Bu söylem, bir tespitten ziyade ümitsiz bir temenniyi ifade etmekteydi. Geçersizliği her yıl ispatlanan bu tezin Türkiye’deki karşılığı ise birilerinde milliyetçiliği ayaklar altına alma hevesi  oldu.

Bugün “medeniyetler ittifakı” perdesi altında Büyük Ortadoğu Projesi adıyla yürütülen programın ana fikri ise İslam’ın yok edilmesidir.SamuelHuntington “medeniyet kurucu dinlerden alternatif olarak ayakta kalan tek din” diyerek alenen hedef göstermişti İslam’ı. Bizim aymaz idarecilerimizin eşbaşkanı olmakla öğündükleri projedir bu. Batı yakası o kadar pervasızdır ki artık, soğuk savaş sonrası NATO konseptinin belirlenmesi tartışmalarında yeni hedefin İslam olduğu açıkça söylenebilmiştir. Bin yıl boyunca haçlı seferleri eliyle sağlanmaya çalışılan bu ham hayalin son 10 yıldaki taktiği ise “İslama karşı İslam” “Müslümana karşı Müslüman” taktiğidir. Bu taktiğin yürürlüğe girişi ile bugünkü iktidarın iş başına geliş tarihlerinin çakışması ise elbette tarihi bir tesadüf değildir. Irak’ta 1,5 milyon müslümanın katledilişini, Trablus’u bombalayan Nato uçaklarına İzmir Çiğli’den kumanda edilişini;eşbaşkanlığını yürüttüğümüz bu projenin gereği olarak okumak gerekir. Bu durumun en güzel tanımı şu olsa gerek: Meğer birileri, Nemrutların İbrahim’i yakmaya kalktıkları ateşe odun taşımak için çıkarmışlar gömleklerini…
Ülkemizde 12 eylül 1980 darbesinin baskılarının gevşemeye başladığı yıllardan itibaren yoğun ve sistemli olarak devlet, düzen, sistem, rejim tartışmaları yaşandı. Bu süreçte İslamcı, liberal ve sol aydınlar “devlet”i şeytani bir kavram ve bütün kötülüklerin kaynağı varsayarak tez ürettiler. Milliyetçiler dışındaki bütün kanatların kimi zaman açıkça ama çoğunlukla örtülü bir şekildeki nihai hedefleri; devletin,kapsamının,  gerekliliğinin ve en nihayetinde varlığının bir ön kabul olmaktan çıkarılması yönünde oldu. Bu dönemi fiziki varolma / var kalma mücadelesiyle geçiren ve bu nedenle de tarihinin en derin entelektüel kıtlığını yaşayan milliyetçilerin temel tavrı ise, “devlet”i tartışma denkleminin dışında tutmak ve eleştirilerini “sistem” ve “düzen” üzerinden geliştirmek oldu. Yine de, özel sebepleri ayrıca değerlendirilmek kaydıyla, milliyetçiliğin bu dönemde fikri bir belirleyiciliğinin bulunmadığını; sadece kitlelerin duygularının kabardığı dönemlerde hesaba katıldığını söylemek gerekir.Siz kendinizi oyun dışında sayarsanız birileri de sizi hiçe sayar. Bir milliyetçi aydın olarak bunu söylemek ağır geliyor ancak hepbirlikte şahit olduğumuz durum budur.
İçeriğini ve yönelişlerini çok kaba hatlarıyla özetlediğimiz bu tartışmaların güncel tamlaması ise “Yeni Türkiye” kavramı olmuştur.Şunu öncelikle belirtmek gerekir ki, entelektüel hegemonyanın ve bu hegemonyaya yaslanarak kendini meşrulaştıran siyasi blokajın, politik tahakkümün en etkili ve en elverişli aracı “kavram üretmek”tir. Üretilen kavramlar medyatik hakimiyetin sağladığı hız ve yaygınlıkla temel kabullere dönüştürülmekte, sonrasında atılan bütün siyasi adımlar da böylece peşinen meşrulaştırılmış sayılmaktadır. “yeni Türkiye” kavramının gündeme sürülüşü de bu propaganda ilkesine uygun olarak yapılmaktadır. Bu projede henüz, kulakları alıştırma, zihinleri uyuşturma ve sinirleri yatıştırma aşamasındayız. Bu slogan hangi dönüşüme karşılık gelmektedir?  “Yeni Türkiye”  nasıl bir toplumsal, ekonomik ve siyasal değişimiöngörmektedir? Bu söylemin pratikteki karşılığı ne olacaktır? Bunlara dair net bir açıklama henüz yapılmamıştır? “Kurbağa haşlaması” metoduyla alıştırıldığımız bu söylemin içine yarın neler boca edilecektir? Bunu bilmiyoruz. Bildiğimiz şudur ki, mevcut iktidarın kesintisizliği “istikrar” denilerek yüceltilmekte, bu yüceltme bir psikolojik harekat unsuru olarak kullanılarak muğlak bir projeönümüze sürülmektedir. Muhtevasına dair herhangi bir şey bilmediğimiz bu kavramın, bu tanımın, bu tanımlamanın şimdilik bize gösterilen tek yüzü “yeni” sıfatıdır. “Yeni” sıfatı genel algıda “iyi”ye karşılık geldiğinden, projenin müellifleri içeriği kasıtlı olarak belirsiz bırakıp bu sloganın toplum nezdinde direnç görmemesi için “yeni”nin cazibesinden faydalanma yolunu seçmişlerdir. Toplumsal şuuraltına yollanan mesaj şudur: “Türkiye artık eskimiştir, eski kötüdür, öyleyse yeni şeyler yapmak artık zaruridir.”
 Burada “yeni” ve “iyi” kavramlarının farklılıklarına dair birçok şey söyleyebiliriz. Ya da hiçbir açıklama gereği duymadan, “yeni” ve “iyi”nin tamamen farklı kategoriler olduğunu belirtmekle de yetinebiliriz. Buna herhangi bir itiraz da gelmeyecektir. Ama madem nihai değerlendirmelerimizi milliyetçilik esasına dayandıracağız, madem milliyetçi bir bakış açısı yakalamaya çalışıyoruz; “eski”, “yeni”, “iyi” ilişkisine dair değerlendirmeyi de milliyetçi geleneğin içinden anlatmak gerekir diye düşünüyorum. Milliyetçi düşünce ve milliyetçi sanatın kutup yıldızlarından merhum Peyami SAFA şöyle der bir vesileyle: “Eski” başka, “eskimiş” başkadır; nice “eski” vardır ki asla eskimez.Bu giriş faslını yakın tarihe bir atıfla bitirmek istiyorum: 28 Şubatta Bethovenin 9. Senfonisini dinleyip aşk ile sahneye fırlayan Süleyman DEMİREL’    in “İşte Çağdaş Türkiye!” derken neyi özlediğini de bilmiyorduk, şimdi “İşte Yeni Türkiye” diyerek bizi aşka getirmeye çalışanların neyi hayal ettiklerini de bilmiyoruz.
Bu kadar “bilmiyoruz”un sonrasında mantıken sorulması gereken soru şu olacaktır: “Madem hiçbir şey bilmiyoruz, ne konuşacağız?”. Sürecin devamında göreceğiz ki, bu soruyu en çok süreci bize dayatanlar soracaktır: “Ne konuşuyorsunuz? Biz öyle bir şey söylemedik ki, ne’den bahsediyorsunuz?”
Kendi içinde oldukça tutarlı görünen bu sorular, aslında psikolojik harekatın temel unsurlarıdır. “Yeni Türkiye” sloganının pazarlamacıları, bir şey söylemeyerek bütün eleştirileri en başından boşa düşürme yolunu seçmişlerdir. “Yapacaklarımızı izleyin, sonuçlarını bir görün, ondan sonra konuşalım.” demektedirler. Dedikleri gibi davranırsak, yarın bir şeyler söyleme imkanının kalmadığını göreceğiz. Milliyetçilik bir yönüyle de “erken uyarı sistemi” olduğuna göre, sürecin satır aralarını okuyarak ve sloganın perde arkasını görerek gereğini yapmak durumundayız. Bugün burada yapmaya çalıştığımız şey budur.
Dönem ya da program isimlendirmelerinde “yeni” kavramının kullanılmasının tarihimizde de var örnekleri.Osmanlı Devleti'nin gerileme devrinde, ıslah ve yenileştirilme çabalarına karşılık gelmek üzere Nizam-ı Cedid – Yeni Nizam, Yeni Düzen tabirinin kullanıldığını biliyoruz. Köprülü Fazıl Mustafa Paşa döneminden başlayarak düzen içi yenileşmeleri ifade etmek için kullanılan bu kavram, 100 yıl sonraki 3.Selim döneminde ise eski usul ve teşkilatı ifade eden Nizam-ı Kadim'e mukabil ileri bir düzen kurma faaliyetini ifade eder olmuştu.
Bizzat “yeni Türkiye” kavramının kendisi de yeni değil. 1960 darbesinden sonra Ekrem Alican başkanlığında Yeni Türkiye Partisi kurulmuş ve o dönemdeki koalisyon hükümetlerinde yer almıştı.  Temel kurduruluş amacı Demokrat Parti tabanının bir araya gelmesini engellemekti. 1965ten sonra hızla eriyerek kayboldu.
2002 yılnda MHP – DSP –ANAP koalisyonun karşı yürütülen operasyonun aracı partisinin adı da Yeni Türkiye Partisi idi. İsmail Cem - Hüsamettin Özkan ekibinin kurduğu bu parti da koalisyon hükümetini dağıtarak görevini yapmıştı. Onlar da ilk seçimde tarih oldular.
Hasan Celal Güzelin 1990’lı yıllarda yayınlayıp sonra birkaç yıl ara verdiği ve bildiğim kadarıyla bir yıl önce tekrar yayınlamaya başladığı dergisinin adı da Yeni Türkiye.
Yani kavram sanıldığı gibi yeni bir kavram değil. En az elli yıllık karşılığı var siyasi hayatımızda. Bu kadar eski bir kavramın seçilip kullanılmasını ise psikolojik ihtiyaçlar dayatıyor. “Yeni” kavramının cazibesinden bahsetmiştik. “Türkiye” tabiri ise, yapılacak olanların Türkiye’nin yararına olduğu algısını oluşturma gayretiyle kullanılmaktadır. Devletin tanımını ve kapsama alanını hedef alan bir projeyi perdelemenin en doğru yolu projeyi devletin ismiyle anmaktır. Tehlikeli hesaplar içerdiğine dair bütün ipuçlarını gördüğümüz bu söylemin millete pazarlanmasında en kullanışlı kavram seçilmiştir. Dikkatlice hesaplanmış bir adlandırma yapılmıştır, bir tanımlama yapılmıştır.
“Yeni Türkiye” adlandırmasının bu kısa tarihçesinden sonra, bizatihi bu söylemin de arkeolojisini yapmak gerekiyor. Temel güdüsü “Türk’ü problem olarak görmek” olan bu anlayışın bu coğrafyadaki tarihsel temeli çok eskilere dayanır. Kısaca formülleştirmek gerekirse şöyle denebilir: Türk’ün bu coğrafyada problem olarak görülmesi;Türk’ün bu coğrafyada görülmesiyle başlar. Bugün Türk devletini yönetenlerce görülmeye çalışılan hesap, aslında Türk’ün kılıç artıklarının hesabıdır. Yani aslında mesele bin yıllıktır. Bunu bilmemiz gerekiyor. Bakış açımızın, yorumlarımızın, endişelerimizin, eleştirilerimizin ve önerilerimizin nirengi noktası bu tespittir. Yorumlarımızın genel geçer söylemler seviyesinde kalmaması ve somut hakikatlere dayanması için çalışma alanımızı daraltıp belirginleştirmek zorundayız. Bu ölçüyle baktığımızda “Yeni Türkiye” söyleminin izdüşümlerini İkinci Cumhuriyet tartışmalarında bulabiliriz. 90’lı yıllarda Altan kardeşlerin öncülüğünde başlayan İkinci  Cumhuriyet akımının temel tezleri bakınız ne kadar tanıdık ve bugün farklı isimlerle dillendiriliyor olsa da ne kadar güncel:
-      Cumhuriyetimiz, demokratik ve çoğulcu özellikte değildir.
-      Cumhuriyetimiz, halk egemenliğine değil bürokrasiye ve ordunun üstünlüğüne dayalıdır.
-      Cumhuriyet'i "bürokrasinin" değil, halkın cumhuriyeti haline getirilmelidir.
-      Tüm toplumun katılımıyla, devlet çatısı üretken ve demokrat olarak yeniden çatılmalıdır.
İkinci Cumhuriyetçiler bir  liberal, sol ve İslamcı koalisyonuydu.Görüldüğü üzere milliyetçiler denklemin bu tarafında yer almıyordu. Bu koalisyonun siyasal yükselişinin doğurduğu tepki ise 28 şubat darbesi oldu. Milliyetçiler denklemin butarafında da yoktu. Hatta öyle ki, 28 şubat döneminin Kırmızı Kitabında; Türk Milliyetçiliği irtica ve bölücülükten sonraki üçüncü büyük tehdit olarak hedef alınıyordu. Peki milliyetçiler neredeydi sorusunu, bir rahmet vesilesi sayarak şöylece cevaplayalım: Ne mozayiği ulan! Ya da: çizmeyi aşıyorsun Sakıp ağa!
Koalisyon içindeki ağırlıkları değişmekle birlikte liberal – sol - islamcı dayanışmanın 20 yılı aşkın süredir devam ettiğini de görmek gerekir. Koalisyonun bugünkü denklemini ise İslamcılar, liberaller ve bölücüler oluşturmaktadır. Burada bir parantez açıp söylemek gerekir ki, Türkiye’de kendilerine İslamcı diyenlerin ana eksenini Mehmet Akif – Elmalılı Hamdi ekolünün değil de istiklal harbinde İngilizlerin yanında saf tutmuş olan Mustafa Sabri – Dürrizade Abdullah ekolünün oluşturması da ayrı bir talihsizliktir.  Bu meşum dayanışmanın 20 yılı aşkın entelektüel tahakkümünün sebepleri, sonuçları ve sürekliliği ayrı bir tartışma konusudur. Ama son dönemde denkleme eklemlenen bir tipi de teşhis etmek gerekir bu arada: cvlerinde milliyetçiliğe atıflar bulunan ama bugün İslamcı – bölücü – liberal koalisyonuna üflemeli sazlar kabilinden katkılar sunan devşirme tipidir bu! Bu evrilmenin bir düşünce dönüşümü olduğunu kabul etmek mümkün değildir!  Bu olsa olsa bir karakter dönüşümüdür! MHP Genel Başkan danışmanlığından akil adamlar heyeti üyeliğine giden yol bir fikri dönüşüm yolu değildir! Ülkü Ocakları yöneticiliğinden Çözüm Komisyonu başkanlığına giden yol bir fikir yolu değildir! Bu tipin içimizden nasıl devşirildiğini ya da daha doğrusu, bu tipin dün hangi sicil numarası ve hangi kod adıyla içimize sızdırıldığını tespit etmek de yarının milliyetçi araştırmacılarının borcudur!
“Adriyatikten Çin Seddine Türk Yurdu” söylemleriyle başlayan 90’lı yılların nasıl olup da ikinci cumhuriyet tartışmalarıyla anılır hale geldiği ise ayrıca incelenmeli tartışılmalıdır. Ama bir ihtiyat payıyla da olsa söylemek gerekir ki, bu sonuç milliyetçi aydın profilinin sorgulanmasını gerektirir. Hatta bir adım daha ilerisinde, milliyetçi aydının bir kadro olarak mevcudiyeti bile sorgulanmalıdır: var mıdır, yok mudur?
Terörist başının Türkiye’ye teslim edilişiyle birlikte İkinci Cumhuriyet tartışmaları son buldu. Hatta Amerikan başkanı Clinton’un  1999da başbakan Ecevit’e Waşington ziyaretinde söyledikleri 90’lı yılların başındaki “Adriyatik’ten Çin Seddine Türk Yurdu” söyleminin oluşturduğu heyecanı tekrar yaşattı. Şöyle demişti ABD başkanı: “20. yüzyılın ilk elli yılı Osmanlı İmparatorluğu’nun mirasının paylaşılmasının yol açtığı değişikliklerle geçti. 21.yüzyılın ilk elli yılı da Türkiye’nin alacağı doğrultuyla şekillenecektir... Türkiye modelinin, hem İslâm dünyası, hem Türkiye’nin bulunduğu bölge, hem de Avrupa için çok büyük etkileri olacaktır.  Önümüzdeki yüzyılın, büyük ölçüde, Türkiye’nin bugünkü ve yarınki rolünü nasıl tanımlayacağına bağlı olarak şekilleneceğini umuyorum”.
Ama bugünden geriye baktığımızda apaçık görüyoruz ki, söylem sadece adını ve sözcüsünü değişti. Bebek katilinin “demokratik cumhuriyet” tezi işi bir adım daha ileri götürerek devletin siyasi yapısıyla ilgili önerileri de beraberinde getirdi. İdam cezasının kalkmasıyla birlikte malum koro da bu söyleme eşlik etmeye başladı. Bildik numaralar aynen kullanıldı. “demokratik cumhuriyet” tezinin bütün argümanları isim anılmadan kullanıldı, sahiplenildi, meşrulaştırıldı ve hatta cicileştirildi. “Medeniyetler İttifakı” ve “Büyük Ortadoğu Projesi”nin yürürlüğe girdiği o dönemde Türkiye’de de bir paralel tez olarak “demokratik cumhuriyet” projesinin köpürtülmesi elbette tesadüf değildi.
 Eksik ya da aşırı bilgi vererek karşıdaki kişiyi kontrol etme, yönlendirme sanatı dezenformasyon olarak bilinmektedir.Dezenformasyon aynı zamanda bir doğru bilginin yanında verilen yanlış bilgiler sonucu kişiyi kontrol etmeye de denir.Peki bu yöntemleri kim uygular ?Devletler bu yöntemi en çok kullananların başında gelir. Bu yöntemi kullanarak öncelikle kitlelerde etkin olmak kontrol etme yönetme derdindedir. Bazı zamanlarda ise kitlelerin tepkisi almamak için bu yöntemi kullanır. Bu yöntemi en çok kullanan tabi ki medyadır. Medyanın kapitalist sisteme hizmet ettiğini düşünürsek, dezenformasyon ile ne kadar özdeşleştiğini de tahmin edebiliriz. Medya sürekli yalan öyleyerek  destekledikleri ideolojiyi propaganda eder ve aynı zamanda size de empoze etmeye çalışır.Ülkemizde de işleyiş farklı değildir.2002-2007 arası, ağırlıklı olarak, bu projeyi tam itaatleyönetecek iç politik aktörlerin güç dağılımlarının belirlenmesiyle geçti. Küresel eşgüdümlü operasyonlarla yeni görev dağılımları yapıldı ve politik aktörlerin görev tanımları belirlendi. Kesintisiz ve orantısız medyatik bombardıman desteğiyle bütün milli direnç odaklarına karalama, aşağılama, etkisizleştirme operasyonları yapıldı. Habur rezaleti türünden girişimlerle direnç ölçme, KCK operasyonlarıyla ise gaz alma süreçleri tamamlandı. Saha temizleme, alan açma operasyonlarının son hedefi ise milliyetçi siyasi yapılar ve liderler oldu. Muhsin Yazıcıoğlu suikastinin ve MHPye yapılan kaset operasyonun temel amacı; milliyetçiliği itibarsızlaştırmak, temsilsiz ve temsilcisiz bırakmaktı. Terörist başının hükümete yol haritası dayattığı, Osloda bir koordinatör ülke nezaretinde pazarlıkların yapıldığı dönemdir bu aynı zamanda. Suikast, kaset, şantaj ve her türlü psikolojik harekat unsuru kullanılarak milliyetçilik fikri ve duygusu etkisizleştirilmeye, marjinalleştirilmeye çalışıldı. Bu yıldırma o kadar belirgin hale geldi ki, bir takım milliyetçi stklar ve aydınlar yarım ağız açıklamalar yapmaktan öteye geçemediler. Bir takım hesap hareketlerinin ve çanta trafiğinin etkisiyle sürece açıktan destek veren “eski milliyetçi” tipler de devşirildi bu arada. Birkaç yılı bulan bu hengame sonunda niyetler belirginleşti ve talepler kesinleşti. Her şey bir zamanlama meselesiydi artık. Sürecin gelip dayandığı ana başlıkları hatırlayalım: yeni anayasa ve başkanlık sistemi.
Bu dönemde hazırlanan ve ayak alıştırma taktiğiyle kamuoyuna sunulan bütün anayasa taslaklarının ortak özelliği Türklüğün anayasadan çıkarılmasıydı. Amerikan tipi başkanlık modeli olarak lanse edilen şey ise, eyaletlere ayrılmanın perdeleme ismiydi. Ama önünde hiçbir engel kalmadığını düşünmüş olacak ki, sayın başbakan geçen yıl katıldığı bir tv programında eyaletlere ayrılmanın bir gün mutlaka gerçekleşeceğini söyledi. Bütün bu dönem boyunca yapılan yasal düzenlemelerin ve demokratikleşme paketlerinin üzerinde de ayrıca konuşulabilir ama içeriğinin bölücü talepler esas alınarak belirlendiğinin bilinmesi özellikle önemlidir.
Bütün gayretlerine rağmen Yeni anayasa dedikleri Türksüz anayasayı yapamayan ve başkanlık sistemi dedikleri eyaletlere ayrılarak bölünme planını gerçekleştiremeyen malum koalisyon, taze bir enstrümana ihtiyaç duymaktadır. “Yeni Türkiye” söylemi, işte bu enstrümantal ihtiyacı karşılamak üzere gündeme getirilmektedir. Çok kaba bir tabir olacak ama, bu akıllarınca çalıyı dolaşmak stratejisidir. Devletin kurumlarını posta güvercini gibi kullanarak düzenlenen nevruz şölenleriyle, bütün hainlerin boy gösterdiği Diyarbakır buluşmalarıyla, hatta üst üste sekiz kez seçim kazanmakla temin edemedikleri meşruiyeti işte bu “yeni Türkiye” sloganıyla sağlamaya çalışıyorlar.
Biz “yeni Türkiye nedir bilmiyoruz” derken aktörlerin taktik ve stratejilerini açığa çıkarma sadedinde “bilmiyoruz” diyoruz. Yoksa akp ve pkk sözcülerinin son 6 aydaki karşılıklı paslaşmalar türündeki açıklamaları bile bize her şeyi anlatıyor.Pkk’nınhaftalık tehditlerine karşılık Akp sözcülerinin özür beyan eder gibi demeç verdiklerini görmek bile “yeni Türkiye”nin ne olduğuna dair yeterince ipucu veriyor. “Türk diye bir millet yoktur”, “Türk bayrağının adı değişsin” “ben de dağa çıkardım” “Kürtlerin lideri Öcalandır” vb ihanet sözleri maalesef bu ülkeyi idare eden kadrodan çıkıyor. Türk’e dair her şeye alerjisi olan bir zihniyetin “Yeni Türkiye” sloganının hayra alamet olmadığını bilecek zihin berraklığımız ve milli şuurumuz elbette var. “yeni Türkiyenin” ne olduğuna dair, ya dayeni anayasanın nasıl olması gerektiğine dair, ya da başkanlık sisteminin özelliklerine dair bir takım teknik yorumları gereksiz ve hatta strateji olarak da anlamsız bulduğumu belirtmek istiyorum. Bir milliyetçi aydın olarak Yeni Türkiye’den asıl kastedilenin ne olduğuna dair kanaatlerimi de sizinle paylaşarak konuşmama son vereceğim:
Yeni Türkiye, Türksüz Türkiyedir!
Yeni Türkiye, bölünmüş Türkiyedir!
Yeni Türkiye, yok olmuş Türkiyedir!

Bu ihtimaller karşısında milliyetçi bakışın ne olacağını da, bakışın ötesine geçilip ne yapılacaksa yapılacağını da dost düşman bilir. Bir takım bahanelerle fikir meydanını terk eden milliyetçi aydınlara ise şunu hatırlatmak gerekir: Tarihe bahaneler değil sonuçlar kalır!



Share this article :

0 yorum:

Habere Yoğunlaşın

Ve Ne Düşündüğünüzü 'Bizimle paylaşın... !

 
Bağlantılar : | |
Copyright © 2011. 40 HABER GAZETESİ - DERGİSİ - Her hakkı saklıdır. 40 Haber Yayıncılık İrtibat: 0 543 801 99 35

Gururla sunar 40haber.net